1978 yılında, Sibirya’nın uçsuz bucaksız yerlerinden birinde jeolojik araştırmalar yapan 4 jeolog, helikopterleri için uygun bir iniş yeri ararken, derin bir vadide, çam ve huş ağaçları arasında bir kulübe ve ekilmiş bir tarla görürler.

Bu  durumu tuhaf kılan, kulübenin en yakın yerleşim yerine 250 km. mesafede olması ve hiç bir ulaşım imkanı bulunmamasıdır. Üstelik kışın bu bölgede sıcaklık – 40 C derecelere kadar düşmektedir. Yani burası yaşanabilecek bir yer değildir.

Sibirya’nın güney batısında, Rusya Federasyonu’na bağlı Hakasya (Khakassia) Cumhuriyeti kırsalında keşfedilen bu kulübe, doğal olarak jeologların ilgisini çeker.

Helikopterle bölgeye inen 4 jeolog, insan izlerini takip ederek derme çatma kulübeyi bulurlar.

Yaklaşık 30 dakika sonra kulübenin kapısı açılır ve tüm aile bireyleri dışarı çıkarak korku içinde yaklaşırlar. Kadınlar ağır ağır, sanki öter gibi, tuhaf bir şekilde  konuşmaktadırlar. Jeologlar, onlara da yiyecek ikram ederler. Kadınlar kendilerine ikram edilen çay, ekmek ve reçele hayretle bakarlar. Yaşlı adam ”Ben ekmek gördüm, ama onlar hiç görmedi” der.

Sohbet ilerledikçe, bu ailenin insanı şoke eden hikayesi yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar.

Fanatik bir Rus Ortodoks mezhebi olan ”Eski İnananlar Kilisesi”nin üyesi Karp Lykov, devrim sonrası, Bolşeviklerin din karşıtı politikaları nedeniyle zor günler yaşamaya başlar. 1936 yılında kardeşi bir komünist devriyesi tarafından haksız yere öldürülür. Bunun üzerine Karp, karısı Akulina ve çocukları Savin (9) ile Natalia (2)‘yı da alarak kaçar. Sibirya’nın güney batısında, Erinat Nehri kenarında ıssız bir tayga bölgesine yerleşirler.

Lykov’ların doğru düzgün alet edevatları ve silahları yoktur. Neredeyse her şeyi doğadan ve elleriyle yapmak zorundadırlar. Kurdukları tuzaklar ile çok nadiren avlanabilmektedirler. (Bir yıl boyunca hiç et yemedikleri zamanlar olduğunu söylemişlerdir.) Uzun Sibirya kışlarında ise neredeyse tek yiyecekleri, yazın yetiştirdikleri patates ve çavdardır. Ancak bazen bir don tüm ürünlerini mahvedebilmekte ve kışın onları açlığa mahkum edebilmektedir.

Zaman içerisinde elbiseleri de parçalanır. Yanlarında getirdikleri bir çıkrıkla, kendi yetiştirdikleri kenevirden kaba bir kumaş dokuyarak kıyafetler yaparlar. Ayakkabıları da doğadan, huş ağacı kabuklarındandır.

Gene soğuğun tüm ürünlerini mahvettiği bir yılda, 1961 kışında, anne Akulina Lykov açlıktan ölür. Üstelik tekrar çavdar yetiştirmek için hiç tohumları da kalmamıştır. Ancak felaketten, tesadüfen kulübelerinin içinde buldukları tek bir çavdar tohumu ile kurtulurlar. Bu tohumu soğuktan ve farelerden özenle korurlar ve filizlendirerek tekrar çavdar yetiştirmeye başlarlar.

Lykov ailesi,  42 yıl boyunca hiç bir insanla temas etmemiştir ve bu 4 jeolog yıllar sonra onların gördükleri ilk insanlardır. Anne ve babalarının anlattıklarından şehirlerin olduğunu, oralarda pek çok insanın yaşadığını bilmektedirler, ancak henüz tek bir insan, ev, sokak araç görmemişlerdir. II. Dünya savaşından hiç haberleri yoktur. Aya gidildiği söylendiğinde kesinlikle inanmazlar.

Kendilerine verilen hediyeler arasından en çok tuz aileyi sevindirir. Daha önceden tuzun tadını da bilen baba Karp, tuzsuz geçen bu 42 yılın tam bir eziyet olduğunu söylemiştir.

Aile kavuştukları şöhretten sonra teker teker yaşamını kaybetmeye başlar. Aile üyelerinden biri başkalarından kaptığı zatürre nedeniyle yaşamını yitirir. Bu nedenle ailenin diğer üyeleri insanlardan uzak ölmeyi tercih eder.


Emoji ile Tepki Ver

Ontrava Bülten

Bültenimize abone olmak için E-Posta adresinizi bırakın.

Spam yapmayacağız, söz veriyoruz.

Yorum Yap